İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 16, 2009

SÖZÜMÜ GERİ ALDIM, MUHTEŞEM ŞEHİR İSTANBUL!


Aslında tam olarak sözümü geri aldım sayılmaz, hala temposuna ayak uydurmak imkansız olduğundan biraz hain olduğunu düşünüyorum!!

Ama Eminönünde geçirdiğimiz bir pazar günü bana ne kadar muhteşem bir şehirde yaşadığımızı hatırlattı. Mert Hamdi'nin balkonundan şehire bakarken, "Anne bu şehir ne kadar kalabalık, ne kadar çok insan yaşıyor ve ne çok taksi var !" dedi.



O pazar Eminönü'nde tüm klasikleri yaptık ! Vapura bindik, Yeni camii'de dua ettik, kuşlara 1 ton yem verdik ! Ben dua ederken, o da "Allahım ne derse onu kabul et" şeklinde süper bir yöntem geliştirdi, yeni jenerasyon böyle işte !

Mert hayatında ilk defa bu kadar güvercini birarada görmenin şaşkınlığı, "kışt-kışt" yapmayı öğrenmenin de keyfi içindeydi ! Kuşlar da bu kadar çok yem verdiğimiz için pek keyifli ancak sürekli kış-kışlandıkları içinse, "nerden çıktı bu turist ömer" diyor olabilirler tabii !

Bu arada Hamdi sanırım hayatımda gittiğim ennnn güzel lokanta ! Manzarası, servisi, yemekleri mükemmel. Mert'i kameraya kaydederken neredesin diye sordum, "fıstık lokantasındayım" dedi !! Haklıydı, fıstıklı kebaptan, fıstıklı dondurmaya ve tabii ki inanılmaz lezzetli baklavaya kadar herşeyde fıstık yiyince !


Oradan da mısır çarşısında geizinip, Malatya Pazarından kuruyemiş ve petek balı alıp, Kuru Kahveci Mehmet Efendinin dayanılmaz kahve kokusunu takip ederek, sıraya girip kahvemizi de aldık !

Son olarak vapurda bize çay, oğlanlara süt keyfi de yapınca, dört-dörtlük bir Eminönü gezmesi oldu!!

Çocukları olanlara şiddettle tavise ederim, çok nefis bir gün oluyor, hele de bizim gibi buralara biraz uzak kaldıysanız, İstanbul'un ne kadar muhteşem bir yer olduğunu bidaha-bidaha yaşıyorsunuz .
Umarım bir daha böyle uzun zaman ayrı kalmayız İstanbul !

Salı, Aralık 25, 2007

İstanbul süpürgesi ve kalori bayramı

İstanbul'a gelince blogu yazmaya pek fırsatım olmaz diyordum ama bu kadarını da beklemiyordum doğrusu !! İstanbul'la aramızdaki kazan-kepçe ilişkisini unutuvermişim birden !!



Bu defa çok verimli bir ziyaret oldu, öncelikle neredeyse tüm sevdiğim arkadaşlarımla buluşabildim - ki kıymetini uzakta yaşayanlar bilirler. Bağdat Caddesinde gezindim, yeni alışveriş merkezlerine bir göz attım (medeniyet aaah !), vapura binip Eminönüne bile gittim ! İstanbul'un süpürgesi olmama az kalmıştı, minik bebeğim beni zor zaptetti - diyebilirim!



Bayram ise gerçekten tam bir kalori bayramı oldu !! Bizde tabii "Bakü'ye döneceğiz, bu yemekleri bir daha uzun süre bulamayacağız" psikolojisi de vardı. Bayramı fırsat bilip tüm sevdiğimiz yemekleri yedik diyebilirim ! Yapanların ellerine sağlık gerçekten...de bu şekilde, zar-zor verdiğimiz birkaç kilocuk da aceleyle, koşa koşa bize geri geldi, onlara kim çare bulacak bakalım!

En son pazar günü bizde babacığımın en sevdiği 3 şeyi yaptık: çiğ köfte, mantı ve un helvası.

Çiğ köfte gayet Elazığ-Urfa klasiği oldu ! Eşim yoğurdu, Mert buna çok şaşırdı !!



Bizim ev yapımı biber salçamız, çok güvendiğimiz kasabımızın nefis kıyması ve esmer bulgur sayesinde gerçekten leziz birşey oldu !


Mantı ise her zamanki gibi harikaydı çünkü Lale (Azeridir kendisi) bu konuda çok hamarat! Hamuru incecik, kıyması çok bol, sosu salçalı-tereyağlı-kırmızıbiberli, sarmısağı bolca...ooof of!

Derken sıra babamın en sevdiği tatlılardan birine, yıllardır bana yaptırmaktan çok keyif aldığı ama benim çok nadiren vakit bulup da yapabildiğim un helvasına geldi. Gönül Candaş'ın kitabındaki tarif bir harika, tam kıvamında. Tabii kavurma kısmında sabrınızı sınamaya hazırsanız !
Bol fıstıklı, tarçınlı bu klasiği ılık ılık yerken yanında Mado'nun kaymak-fıstık-çikolata dondurmalarında ikram ederseniz, bizim gibi mest olursunuz!!


Bayrama yakışan bu Türk klasiklerini yerken yine anladım ki herkesin en sevdiği yemek çocukluğundan kalma neyse odur !! Yıllar geçse de onu yerken aynı hazzı alır ve hiçbirşeye değişmez !

Umarım sizler de harika bir bayram geçirmiş, güzel sofralar kurmuş ya da paylaşmışsınızdır. Nice mutlu-huzurlu-muhabbetli-lezzetli bayramlara !!

Pazar, Ağustos 26, 2007

Bakü'ye HOŞGELDİK !


Hoşçakal İstanbul, hoşbulduk Bakü !

4 aylık bir aradan sonra, 3 kişi ayrılıp, 4 kişi döndük Bakü'ye ! Gelir gelmez uzaklarda arkadaşlıkların ne kadar sıcak olduğunu hatırlattı arkadaşlarım bana. Elif, ancak eskiden komşuların birbirine yaptığı cinsten birşey yapmış. Geldiğimiz gün, bize hazırladığı yemekleri, her türlü detayı düşünerek bizim için yaptığı alışverişi ve sıcacık ev yapımı ekmeğini getirdi! Gözlerime inanamadım!
Eve geldikten 1-2saat sonra, ilk akşam soframızda kıymalı tarhana çorbası, fırın makarna, köfte, çoban salata, ev yapımı mis gibi ekmek, meyve suyu vardı ! Elif, sana nasıl teşekkür etsem bilemiyorum! Mucize gibi birşeysin sen!
Dün de daha önce yayınladığım listemin birinci maddesini gerçekleştirmek üzere, Ceren bizi evinde ağırladı. Gayet uluslararası bir ekip olarak, Türk-Azeri-İngiliz karışımı çocuklar güzel havanın ve geniş bahçenin keyfini çıkardılar.
Anlayacağınız Bakü'ye güzel bir başlangıç yaptık!
Bu sabah kahvaltıda pancake yaptım ama sonuçtan çok memnun değilim, kahvaltı aktivitesinden mutlaka daha güzel bir tarif çıkar. Artan pancake'lerle nasıl bir değerlendirme yapabilirim? Bir çeşit pasta belki? Nükhet'te görmüştüm sanırım.
Vaktim çok kısıtlı yine, yeni hayata alışmak zaman alıyor. Bakü'deki evimize alışmak, küçüklerin sistemini oturtmak, evi yeniden toparlamak....Mert'in yeni okulu, benim yeni fikirlerim derken günler uçup gidecek sanırım! Yakında tariflere başlayacağım, söz !
En miniğim aramızda en adapte görünen aslında ! Sağolsun, hep böyle olsun inşallah!
Herkese Bakü'den sevgiler...

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

HOŞÇAKAL TÜRKİYE !

Tatilden nefis bir kare (İçmeler - Marmaris)

Yine gitme vakti geldi ! Bu defa tam da tatilin üstüne gidince aklım iyice buralarda kalıyor! Ama ilk kez gitmek için sabırsızlanıyorum. Bakü'deki evime gidip, düzenimi kurup, normal hayatıma dönmek istiyorum! Böyle 2 ayrı ev olunca, buradaki ev de esas yaşanan ev olmayınca, nedense bir türlü kendimi gerçek hayatımdaymışım gibi hissedemedim! Halbuki "esas evim" burası ama ! Neyse ancak yaşayanlar bilir ne demek istediğimi!

Bakü'ye gidince yapılacaklar:
  1. Bakü'deki Türk arkadaşlardan son havadisleri almak üzere derhal biraraya gelinecek

  2. Spora ve diyete başlanacak ve doğum kilolaları atılacak

  3. Yeniden mutfağa dönülerek bilimum denemelere başlanacak (ama onları kim yiyecek??)

  4. Dergi yazıları için araştırma yapılacak (süpriz!!)

  5. Pasta denemeleri ilk sırada, Bake Shop'tan (Burcu'dan) aldığım malzemeleri kullanmak için sabırsızlanıyorum!

  6. Bakü'de özellikle İngiliz ekipten Türk yemekleri ve pasta siparişi almayı düşünüyorum, bunun için İngilizce bir catering blogu mu açsam, internet sitesi mi yapsam düşünüp hemen harekete geçeceğim ! Tecrübeli arkadaşlar ne der?

  7. Blogumla daha çok ilgilenilecek ve biraz tazelik katılacak

  8. Minikler için yeni bir düzen kurulacak, özellikle bebek minik için Gina Ford düzeni oturtulmaya çalışılacak. Büyük miniğin yeni okuluna alışması için ter dökülecek!

  9. Tez zamanda Gürcistan'a gidip blogda tanıtılacak

......liste böyle uzayıp gidiyor ! Yapılacak çok iş var anlayacağınız ve de işte tam da bu yüzden artık dönmek istiyorum!

Bu defa harika bir sebeple geri geleceğim, tekrar yenge olacağım inşallah Aralık başı ve biz de doğuma geleceğiz.

Hoşçakal İstanbul, hoşçakal Türkiye ! Bu defa bana yine harika bir evlat daha verdi, Allah hepsini sağlıkla büyütmeyi nasip eder inşallah..

Bu süreçte bana destek olan, her türlü ihtiyacımızda hemen yardıma koşan sevgili aileme ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu zor süreci sayenizde çok rahat ve keyifle geçirdik, hepinize minettarız. Ayrıca canım arkadaşlarıma da, bu kısacık zamanda bile ne yapıp edip ziyaret ettikleri ya da bolca arayıp dertleşme keyfini yaşattıkları için çoook çok teşekkürler.

En yakın zamanda Bakü'ye bekliyoruz, ilk gelene promosyon yapmayı düşünüyoruz :)

Herkese sevgiler, Bakü'den görüşmek üzere!

Pazartesi, Haziran 04, 2007

KADIKÖY ÇARŞI...YAZ...ÇİYA...

Yaşasın!!! Doğumdan önce listemdeki bir mekana daha gidebildim!

Daha önce listeme yazdığım yerlerden birkaçına daha gittim ama ya resimleyemedim, ya da resimler istediğim gibi olamadığından sizinle paylaşamadım. Bazen gittiğim yerde ısmarladığım yemekler gelince öyle bir gözüm dönüyordu ki, fotoğraf-blog vs kalmıyordu! Bu iştah, bu keyif ancak işte böyle sanırım uzaklara gidip-gelince yaşanabiliyor (bir de hamile olunca tabii) !!!
Neyse, gelelim en sevdiğim mekanlardan birine, Kadıköy çarşıya ! Hedefimiz öğlen Çiya'da yemek yemek olarak öncesinde biraz gezindik çarşıda. Biraz diyorum çünkü normalde çok daha fazla kitapçıdan-manava-oradan balıkçıya kadar gezerdim ama bu halimle ancak bu kadar yapabildim! Hatta pek çok fotoğrafı eşim çekti, ben kenardan sadece "bi de bunu çekelim, bi de şunu çekelim" diye dır-dır ettim!

Kadıköy'e yolumuz her zaman düşmediğinden, her seferinde farklı birkaç dükkan keşfediyoruz. Bazı klasiklerimiz var elbette ama yine de örneğin bugünlerin temasına uygun olarak ilk kez Şekerci Erol'a girdik ve kendimizi kaybettik diyebilirim! Ben bebek şekerlerine bakarken, eşim nefis reçelleri gösterdi. Zaten onların klasik şekerleri resimlerdeki gibi birer tablo ! Hangi birini alabilir ki insan! En iyisi şeker komasına girmeden bir kaç alışveriş ile kaçalım dedik ! Portakal kabuğu ve incir reçelleri nefis çıktı gerçekten.



Derken bizim klasik mekanımız Turşucuya girdik. Bu eski dükkan yıllardır aynı! Eşim turşu suyunu afiyetle içti ama ben bugünlerde alev alev bir yanma yaşıyorum zaten- malum son günlerde olur ya, yangına körükle gitmeyeyim dedim. Yine de tadına bakmadan edemedim tabii! Biraz da zeytin alışverişi yapıp yolumuza devam ettik...


Kadıköy çarşının manavları her zaman tablo gibidir, özenle dizilir her meyve tanesi ve de özellikle de yeşillikler. Ancak YAZ gelince görüntü bir başka güzel oluyor bence.
Gelelim Çiya'ya..gelelim-gelelim valla! Keşke dedik eşimle, Kadıköy'de biryerlerde çalışıyor olsak, her öğlen burada başka bir yemeğin tadına baksak! Hatta her yemekten sonra yeni bir kitapçı, sahaf, ilginç dükkan gezsek! Kadıköy'de çalışanlar ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı acaba?


Gelelim Çiya'da yaptığımız ziyafete..

Yukardaki resimde karışık bir salata tabağı görüyorsunuz..Ben hangisini alacağıma bir türlü karar veremediğim açık büfe salatayı alırken, Sibel'i andım! O da sayfasında Çiya'yı çok da güzel anlatmıştı üstelik! Her biri ayrı güzel bunların! Diyorum ya bir daha, bir daha hatta her öğlen gitmek lazım!!


Böyle mekanların başarılı olduğunu, onlardan daha fazla açıldığını görmek beni çok mutlu ediyor! Yıllardır orada çalışan bir garson da, sanırım aynı yüzleri görmeyi çok seviyor! Beni bu sefer karnı-burnumda görünce, darısı sizin ufaklıklara dedi! Umarım onlar da gerçekten böyle mekanların kıymetini biliriler.



Yemeklerde özlediğimiz tatlardan yuvalama, sıkma köfte, kuru patlıcan-biber dolması ve de karnı-açık kebabı yedik!

Tatlı olarak da her zamanki gibi şekersiz olarak yapılan kuru-incirli muhallebiyi tercih ettik. Bu muhallebinin tarifini bilen var mı? Varsa çok makbule geçer, bayılıyorum bu çok hafif ve leziz tatlıya..Ve de diyabetik olması ile de bu ayın aktivitesine çok yakışıyor.






Bu güzel ziyafetten sonra, biraz daha kitap, biraz üst-baş (Çiya'nın ilerisinde uzakdoğu-güney amerika ve Türkiye'de yapılma otantik kumaşlı ama çok da modern kesimli bluz-elbise-etek,vs satan bir dükkan varmış), vs alaraktan çarşıda son turlarmızı attık.


Umarım Türkiye'den gitmeden önce Kadıköy'ü bir daha ziyaret etme fırsatım olabilir. Hala aklımda kalan bir kaç dükkan, Çiya'da yemek istediğim bir kaç yemek daha var!!

Herkese Sevgiler !

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

POLONEZKÖY...ANA-BABA OLMAK...



Herkese selamlar..Elimdeki son malzeme ile doğumdan önce bir gönderi daha hazırlayayım dedim!! Bu oğlan da vaktini bekliyor belli ki..Hafta 39 her an olabilir artık ama..beklemedeyiz ailecek!

Malzemeye gelince: Polonezköy'de anneler günü kutlaması. Yengem, yani abimin eşinin baba tarafı Polonya asıllı ve Polonezköylüler...onlarında sayesinde bu İstanbul'da saklı cennet köşesi ile tanıştık bundan yaklaşık bir 10 yıl önce! Benim için çok önemli bir yeri ver var Polonezköy'ün. Önce abimlerin düğünü orada oldu ve sonra da bizim düğünümüz. Kır düğünlerini hep çok sevdiğimden, bu iki düğün de hayatımdaki en güzel günler oldu. Derken her anneler gününde, harika ev sahiplerimiz bizi dört-dörtlük bir şekilde ağırladılar, ağırlıyorlar.


İstanbul'un bu kadar yakınında ama bu kadar yeşil kalabilmiş, "am-man nazar değmez inşallah" diyerek baktığımız bu mekanda güzel anılar ve gülen yüzler oldu hep...

Bu anneler gününde de yine nefis-sıcacık-samimi bir aile sofrası, mangaldan gelen leziz kokular ve de etrafta koşturan çocukların çığlıkları vardı...




Menümüz tam bir kır ziyafetine uygundu. En önemlisi bahçeden toplanarak yapılmış gerçek marullu salatalar (çünkü marketlerdekinin tadı su gibi!) vardı ! Ve de tadına hiç doyamadığım Kayınvalde-kısırı ! Gerisi benim için çok önemli değil artık!!!


Zaten Bakü'deyken en çok özlemini duyduğum şeyler de bunlar..yani sıcacık aile ortamı, yemyeşil çimler ve doğa ile tadını çok iyi bildiğim ve sevdiğim bir kaç yemek..









Üniversite yıllarında tanıştığım bu güzel mekanda yıllar sonra kendi çocuğum ve yeğenlerimle beraber olmak, anneler gününün ardından, tam da bu aralar durumuma çok uygun bir şekilde beni "anne olmak" üzerine deriiiin deriiin düşündürdü tabii!




Ben ilk kez 31 yaşında anne oldum. Öncesinde çok yoğun bir iş hayatım vardı ve açıkçası çocuğun bir özlemini ya da eksikliğini hissetmedim. Ama oğlum olduktan sonra, hemen her anne gibi, "bunca zaman onsuz nasıl yaşamışız??? o olmasa ne yaparız?" duygularını taşıdım. Anneliği çok çok sevdim ve benim çevremdeki ve jenerasyonumdaki pek çok anne gibi, "anneliğe" de biraz öğrenci, biraz da iş kadını gibi yaklaştım!


Yani okunması gereken tüm kitaplar okundu, internet siteleri araştırıldı, bir tez titizliğinde hazırlık listeleri yapıldı, fikirler alındı, gözlem yapıldı......vs vs vs...Gerçekten sınava hazırlanan öğrenci ya da sunuma hazırlanan bir iş vakası gibi yaklaştım !
Geçenlerde annemler ve kayınvaldemlerle de işte aynen bu noktaya parmak bastık! Bu kadar okuma, hazırlık ve araştırma ne kadar iyi, ne kadar yararlı acaba diye! Ama sanırım bu biraz önlenemez, önüne geçilemez bir durum!


Yani sen yıllarını yarış atı gibi herşeye hazırlanarak geçirir, hep mücadele ve kendini eğiterek biryerlere gelmeye çalış ama annelik gibi hayatının evililikten sonraki en önemli aşamasında, " e bu konuda içimden geleni yaparım, ben zaten biliyorum" mu diyeceğiz??? Öyle yetişmedik ki, öyle yaşamadık ki bu zamana kadar! Neden şimdi öyle yapalım???

Sonuçlar annemin bana uyguladıklarından daha mı iyi? Bazı açılardan evet ama bazı açılardan da kesinlikle hayır !!! Her nasılsa bizler daha kolay büyümüşüz, daha çok laftan anlıyormuşuz, daha uslu ve temkinliymişiz! Bizim çocuklarımız daha zor, daha laftan anlamaz, daha başına buyruk..muş...
Bu her ne kadar her jenerasyon arasındaki tipik tartışma gibi görünse de, bizim yaklaşımlarımızdaki bazı aşırıklıkların, onların bazı aşırılıklarına sebep verdiğini düşünüyorum! Pedegog Feriha Dildar bir röpörtajında bundan bahsediyor. Bir başka yazısında da aslında geleneksel yöntemlerin bazı yanlarındanki haklılıklardan da bahsediyor..Daha fazla bilgi edinmek isterseniz, yandaki linklerden de bakabilirsiniz.

Ben de bu cins annelerdenim işte..yani okuyup, sormayı-fikir edinmeyi seven, pedegoga da, anneme de danışan, farklı ekolleri karşılaştıran...ortaya ne çıkıyor derseniz eğer!!!! Demeyin - ya da ben siz şöyle söyleyeyim, bir nefeste okuduğum başucu kitabım The Difficult Child!!!! Yani bizimki "zor çocuk" kategorisinden. Hiç de kolay olmadı geçen 3 yıl ve de olmayacak gelecek yıllar! Yani daha çok okumak ya da bilmek bana pratikte daha çok kolaylık sağlamadı! Sadece benim bilgiye olan açlığımı tatmin etti ve "zor çocuk" davranışlarını daha iyi anlayıp kabullenmemi sağladı.

Ama okumaya devam! Bu aralar da Gina Ford'un kitabı ve yöntemlerini okuyorum. Bilen-bilir, bu kadın " bırakın ağlasın" diye bilinen ekolden! Biraz yalnış yorumlanmış, son kitabında da bunun isyanı var ama temel prensibi daha çok geleneksel tarz (ağlamaktan can çıkmaz misali). Bu da Sears ailesinin yaklaşımının tam tersi ki onlarda, ana-babanın hayatı tamamen bebeğin etrafında dönüyor! Bunların tam ortasında ise çok severek okuduğum, orta-yolcu Tracy Hogg vardı, Baby Whisperer'ın yazarı. Daha dengeli ve uçlara kaymayan, gerçekçi bir yaklaşım. Bir başka yazıda bu yaklaşımları belki daha derin anlatırım size. Aslında "zor çocuklar" hakkında naçizane kişisel tecrübemi paylaşabilirim ama bu ara biraz zaman fakiriyiz!


Tüm bunlardaki en önemli destekcim tabii ki eşimdir ve ondan sonra da en önemli rehberim ise sevgili yengem Yanina'dır. Kendisi benim kaç katım daha meraklı ve okuyan bir anne ve her konuda danışmanımdır. Mühendislikten anneliğe kendi isteği ile terfi etmiş, inanılmaz araştırmacı-gözlemci ama aynı zamanda dengeyi de çok iyi bilen biridir. Bakü'den bile en çok daraldığım, işin içinden çıkamadığım anlarda, telefonun öbür ucundan tavsiyeleri ile beni rahatlatmayı başarır!

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Ana-baba olmak, dünyanın en doğal olayı olmakla beraber, aslında herkesin harcı bir iş değil! Pedegoglar hep şikayetçidir, herşeyin okulu-kursu var ama ana-babalığın yok diye. Haklılar bence!

Önceklikle bu konuda bazı insanlar, içgüdüsel bir şekilde diğerlerinden daha "anne-baba" oluyorlar, yani ana-babalığı daha derin ve daha detaylı uyguluyorlar. Bazıları, içlerinde bu kadar yoğun duygular olmasa da, çok çaba gösteriyorlar, okuyorlar, sorguluyorlar.

Bazıları ise, elbette evlatlarını çok seviyorlar ama hayatlarının odak noktası hiç bir zaman çocuk değil, her zaman kendileri oluyorlar. Onlara sorsanız, onlar evlatlarını diğer ana-babalardan daha az sevmiyorlar ama gösteriş biçimleri, yaşam tarzları ve değerleri kendi hayatlarını ön plana alıyor.

İşte o zaman da bambaşka evlat modelleri ortaya çıkıyor! Böylece nesiller geliyor-geçiyor!

Ben bu konuda şanslıyım çünkü eşimle bu konularda bolca tartışıp birlikte bir ortayolu bulmayı seviyoruz. Bu da bence çocuk yetiştirmede kilit noktalardan biri..yani eşlerin bu konulardaki fikirlerinin paylaşım şekli ve ortak bir sonuca varıp-vararmama durumu..ki bu başka bir yazı konusu olabilir !

Bakalım bizim çocuklarımız ne olacak, nasıl ana-baba, nasıl dede-anneanne olacaklar? Gökten izleyebiliriz umarım bu filmin devamını!!

Cuma, Nisan 27, 2007

KLASİKLER...Ennn sevdiklerim birarada !


Türkiye'den uzakta olan herkesin hasretidir çay ve simit ! Sanırım her şehrin kendine has bir simit alışkanlığı vardır..Benim favorim Cadde'deki simitçiler (özellikle Şaşkınbakkal'daki, Kazım Kulan çarşısı önü) ya da semt pazarlarındakiler. Yukardaki güzeller ise Beyaz Fırın'da kahvaltı fantazisinin bir parçası !! Hem de çok sosyetik bir simit, hem yumurtalı hem de sucuklu....! Oradan koşarak kaçtım diyebilirim yoksa kendimi kaybedip bir sürü başka güzellerden alabilirdim ve her akşam evde karbonhidrat krizine girerdim!!

Aşağıdaki resim Erenköy'ün denize çıkan (Beyaz Fırından koşarak kaçtığım!!) sokaklarından biri..bu ağaçlıklı sakin sokaklara bayılıyorum, kimbilir bu apartmanlar olmadan önce nasıl bir doğa vardı buralarda..



Onun yerine özlemini duyduğum çok daha sağlıklı leziz sebzelere verdim kendimi ! Öncelikle Çarşamba günü hemen kendimi Bostancı pazarına attım. Orada resim çekemedim zira kendimi zor taşır haldeyim artık. Karnım önde ben arkada geziyoruz heryere!

Pazardaki nefis yeşilliklerin kokusuna dayanmak ne mümkün ! Bolca nane, dereotu, maydonozun yanı sıra tabii ki enginar, taze iç bakla, taze sarımsak, semizotu, gittikçe güzelleşen patlıcanlardan almadan çıkamadık !

Derken bu sabah nihayet kendimi, kendi evimin mutfağında, sebzelerin arasında kaybettim!! Belimin çok ağrıyacağını bile bile yemekler yaptım.



Tüm yemeklerin ana teması sarımsak olduğundan, yemeği sonunda eşimle midelerimiz ufak çaplı bir fesat durumu yaşadı !! Olsun, yine de bu sebze bayramı gerçekten her şeye değerdi.

Öncelikle patlıcanlar fırının ızgarasında közlenip, bol sarımsak ve zeytinyağ-yoğurt ile karıştırıldı ve ılık ılık sofraya geldi.


Geçen gün Yogurtland'in nefis taze iç baklalı, dereotlu bulgur pilavını yapmıştım, hemen dolaptan çıkıp, sebze dostlarının yanına yerleşti ! Bu tarifi denemenizi şiddetle tavsiye derim..gerçekten çok güzel bir yemek. Ben bu tarife de dayanamayarak sarımsak ekledim!!



Daha sonra önce iki ayrı salata olarak yapacakken "neden olmasın?" diyerek birleştirdiğim iki favorime sıra geldi : enginar ve deniz börülcesi !

Enginarların tarifi sevgili Tijen İnaltong'dan, bu üçüncü yapışım ve sanırım daha çook yapacağım! Kısaca bol tuzlu limonu suda haşlanan enginarlar, ılıkken limon-zeytinyağ ve sarımsak ile karışıtırılıyor. Üzerine bol dereotu ve Tijen Hanım'ın tercihi susamlar serpiştiriliyor. Her yiyen hayran kalıyor bu çok basit, sade ama nefis lezzete.

Deniz börülcesini pazarda görünce nasıl sevindim anlatamam! Beni hemen Ege'ye, tatillere, deniz kenarlarına götürdü. Ben de onu bizim eve götürdüm, kaynar suda 5 dakika haşladım, çıkarıp soğuk suda süzdüm, saplarından tutarak, kolaycacık yeşil kısmını ayırdım. Sonra da muhteşem üçlü olan limon-zeytinyağ-sarımsak ile karıştırdım..Baktım ki aynı üçlü enginarda da var, üstelik de enginar ve börülce birbirlerine uzaktan birbirlerine göz kırpıyor..e hadi dedim o zaman, sizi evlendirelim, tabaktan da tasarruf edelim! Sonuç gayet lezzetli bir salata oldu.

Ve her zaman favorim olan semizotu salatası. Benim sevdiğim usulde, rendelenmiş salatalık, bol dereotu ve taze nane de var. Sarımsaklı süzme yoğurt ve zeytinyağ ile de karışınca...işte klasik ve leziz bir salata!


Bu yemeğin üzerine bizi ancak buzzz gibi bir karpuz sakinleştirebilirdi ve o zaman da tam bir yaz sofrası olacaktı. Hava da sıcak ve güneşli, birden yaz geldi sandım ama..karpuzumuzun olmayışı hala baharda olduğumuzu hatırlattı!

Ben de yemeğin üzerine yaklaşık bir 10 bardak su içtim, nasıl uyuyacağım ise belirsiz !

Olsun ben hasret gidermeye ısrarla devam etmeye niyetliyim!

Herkese tekrar İstanbul'dan sevgiler...

Salı, Nisan 24, 2007

Bağdat Caddesinde BAHAR !


Evlendiğimizin ilk yılı Bağdat Caddesine çok yakın bir sokakta oturuyorduk..4 katlı eski bir binanın en üst katındaki bu evi o kadar seviyordum ki...Penceremize uzanan bir çam ağacı vardı, sanki onu evde besliyor gibiydik! Ailenin bir parçası!


Sokağımız da tipik bir Anadolu Yakası sokağıydı (bilenler için Kazım Özalp, hani şu Cadde'deki Boyner'e çıkan sokak)! İçinde elektrikçiden, kasaba, lokantadan terziye, her türlü küçük esnaf yaşıyordu. Ben bu yakanın o "mahalle" halini o akdar çok seviyorum ki..Bir zaman sonra eczaneyle, bakkalla, terziyle, şarküteri ya da hatta parkçısı (değnekçi yani!) ile bir ailevi ilişki kurmuş oluyorsunuz. Komşuluk ilişkilerinin azaldığı bir dönemde hiç olmazsa "mahalleli" ilişkisini biraz olsun hissetmek çok güzel !


Neyse biz de maalesef depremdi, çocuktu derken, Bağdat'tan uzaklaşanlardan olduk..ama aklım hep orada ! Hele de Bakü'ye gidince iyice bir kıymete bindi!


Geçen gün Bağdat Caddesinde adeta bir turist gibi boynumda kamera ile gezdim! 1 yıl aradan sonra neler değişmiş, neler hala sevdiğim gibi duruyor blogum için kameramla yakalamaya çalıştım!


Herşeyden önce Cadde'ye bahar öyle bir gelmiş ki insanı resmen sarhoş ediyor ! Ağaçların etrafını lalelere mi baksam, etraftaki çiçekçilerin tablalarına mı şaşırdım! Tabii bir de lokanta ve kafelerin de etrafını saran çiçekler de bir başka...





Aslında bu ekilen laleleri bir yandan çok severken bir yandan da acaba biz bu kadar "lale devri" yaşayabilecek bir ülkemiyiz diye sormuyor değilim. Yani şuanda o parayla yapılabilecek çok daha hayırlı işler olmalı, onarım bekleyen okullar, hastaneler, yollar - İstanbul'un tam içinde hem de! Biraz göz boyamaca oluyor ve evet insanın gerçekten çok hoşuna gidiyor tabii ki!




Turumuza devam edelim...Caddeye dik çıkan sokaklarda bazı yeni yerler gördüm örneğin çok şık bir italyan lokantası...Kapıda size verilen kredi kartı gibi bir kartla pizza, salata ve makarna tercihlerinizi farklı büfelerdeki aşçılara veriyorsunuz. Hemen önünüzde pişirmeye başlıyorlar. Size de bir minik telsiz gibi bir alet veriyorlar, siz masanıza gittiğinizde ve yemeğiniz hazır olunca bu alet titreyerek kibarca size haber veriyor!! Dekorasyonu, genel konsepti ve bol ışıklı kış bahçesine hayran kaldım. Yemekleri
güzeldi, özellikle de pizzası. Makarnası nedense
hemen yapışıverdi ama lezzeti gayet iyiydi.

Bir başka ilginç dükkan da çeşit çeşit sabunların ve kozmetik ürünlerin doğalını satan bir "Fresh Handmade Cosmetcis" dükkanıydı. Yurtdışında yaşayanlar (yani Avrupa tarafları) bu mağaza zinciri biliyorlarmış. Genelde daha ufak olurmuş ama İstanbul'a oldukça ferah bir dükkan açılmış, fiyatlar da biraz ferah!!! Yine de dekorasyon ve konsepti çok beğendim ama henüz ürünlerini denemedim. Meraklısına duyurulur !




Gelelim Bağdat Caddesi klasiklerinden örneklere..Yalnız yanımızda Mert olduğundan ancak Şaşkın'a kadar yürüyebildik ve benim çok sevdiğim pek çok yer de aslında Şaşkın'dan başlar ama o artık bir başka yazıya kalsın !!!




Bir kahve hayranı olarak Starbucks'ın Cadde'ye yerleşmesi, Gloria Jeans, şimdilerde Kahve Dünyası ve de yeni açılacak bir zincirle daha Cadde'nin kahve mekanlarına şaşkınlık ve de keyifle baktım! Yahu bir tanesi Bakü'de olsa yeter ama yok işte !


Kitapçılar elbette kendimizi kaybettiğimiz mekanlar ! D&R vitrinine çok hoş görünen yemek kitaplarını koymuş, hepsini alası geliyor insanın içinden ! Remzi ve Inkilap da Cadde'de uğramadan olmaz yerlerden tabii !




Galiba hayatta tek hayır diyemeceğim tatlı dondurma ve bu konuda da benim favorim Mado ! Market dondurmalarını sevemedim bir türlü ve Moda dondurmacılarının bile tadı bence Mado gibi olamaz! Gerçi Cadde'deki Mado'nun servisi çok kötüdür ama lezettine her zaman hayranım!



Kısa zamanda benim klasiklerim arasında yer alan bir mekan da adı zor kendi leziz bir yer, Schlotzsky's ! Akdeniz pizzası ve de peynirli klasik sandiviçi atıştırmalıkların arasında bir numaradır !




Cadde'de nadir kalmış eski binalardan Vakko'nunki herhalde..hep anlatırlar ya aslında oralarda bahçe içinde kocaman konaklar varmış, bahçesinde çeşit çeşit ağaçlar..oralardan denize gidilirmiş...aslında zaten Anadolu yakası bir nevi yazlık mekanmış..Ben aslında çocukken gerçekten böyle bir eve gitmiştim ve bahçesindeki fıstık ağaçlarından çıtır çıtır fıstık toplayıp yemiştik! Şimdi o evin yerinde dev gibi bir modern apartman yaptılar - kat kat ! Bir de yine çocukken başka bir arkadaşımın evinin önünden denize girdiğimizi hatırlıyorum ! Yine de o zamanların tadını çıkaranlara çok özeniyorum!

Biz de farklı bir çağın, farklı renklerinin tadını çıkarıyoruz - geçmişteki pek çok şeyin tadını bilmesek de ! Bizden sonra bakalım neler olacak, bunların ne kadarı kalıp, yerine neler gelecek!

Son olarak size bir süprizden bahsedeceğim ! Çok yakında çok sevdiğim ve yemeklerine hep bayıldığım birinin blogunun açılışını yapacağız! Şimdilik açılış hazırlıklarımız devam ediyor ! Geçen gün açılış davetinde nefis resimler çektim, işte bahar güzeli enginarlar ! Çok yakında tarifleri ve sofraları ile leziz bir blog daha aramıza katılacak, bekleyin !

Turumuza inşallah devam edebiliriz ! Burada blogumu tazelemek biraz zor, vakit çok dar !Şimdilik baharın her tarafı sardığı Istanbul'dan sevgiler !

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Aaaah İstanbul !! ISTANBUL VE BAHAR..



İSTANBUL GÜNLERİMİZ BAŞLADI...soluğu hemen elbette boğazda aldık ! Erguvanları, boğazı ve balığı tatmadan İstanbul'a geldiğimizi hissedemezdik!!

Bahar çok güzel bir şekilde gelmiş buraya..biliyorum su sıkıntısı durumları var ama bu baharı görmek, çiçekleri ve sıcak havayı hissetmek insana nasıl mutluluk veriyor anlatamam ! Demek ki ben cidden iskandinav ülkelerinde filan yaşayamazmışım!!


Mert sürekli yollarda giderken "anne ağaçlara bak ne kadar da güzeller" diyip duruyor..şimdiden bir doğa aşığı daha yetiştiriyoruz çok şükür !



Henüz listedeki sadece Boğaz'da balık keyfi aşamasındayız..bu hafta azimliyim, listeden birşeylere başlayacağım..







Bana önerilerinizi yazmaya devam edin lütfen..İstanbul sadece benim hazırladığım listeden ibaret değil tabii ve benim vaktim şimdilik yetmeyecek kesin !!





Buarada gitmeden bir gün önce bakıcı ablamız Lale'nin doğumgünüydü. Ona romantik bir pasta hazırladık. Her zamanki tariften (yani içi muzlu kremalı, keki de çikolatalı) ama bu sefer kalpler ve gümüş şekerlerle süsledik.

Yazının kapanışını hiç olmazsa bir pasta ile yapayım dedim!



Şimdilik bu kadar, gezdikçe-yedikçe yazacağım, tam teşkilatlı kameramanız, İstanbul'dan size bildirmeye devam edecek. Yemek pişirmeye biraz ara vereceğim ama biraz da çocuklarla ilgili aklımdaki yazıları yazacağım. Yani size faydalı çocuk kitaplarından ve ikinci çocuk "olayından" bahsedeceğim biraz !


Çoook çok sevgiler !